ÖLÜMÜN NEFESİ BİR LODOS MU BİR MELTEM Mİ?
Diplomat zarfları bilirsiniz. Geniş, uzun dikdörtgen olanlar. Gözünüzün önüne büyük ihtimalle kırmızı bir ıslak mühürle bile gelmiş olabilir. Siyasetin mühürlü konularında bile esneme, zaman aşımı olasıyken astrolojinin mühürlü konularında böyle bir esnemenin bedeli ağırdır. Hayatın ana konuları doğum haritalarında 1-7 (ben – evliliğim, ortaklıklarım), 4-10 (aile – kariyer) evlerinde yerini almışken paralel alanlardan üçü mühürlü; başka bir deyişle üzerine yönlendirici bir yerden fikir yürütülmesi etik değildir. Pandora’nın değil belki ama astrologların masalarındaki kapalı kutuda evlilik, çocuk ve ölüm konuları vardır.
Bu yazı ölüm ve bağlantılı evi olan sekizinci evden ilhamla yazılmıştır. Sekizinci ev, Akrep burcunun evi olması sebebiyle Mars ve Plüton tarafından yönetilir. Nereden baksanız Hades’in karanlık diyarına adım atmış olursunuz. Soğuk, nemli, ürperten bu diyar, fersah fersah uzağımızda da değildir. Doğarken, kordon bağının kesildiği andan itibaren geri sayım başlar. Fakat insan bunu bilmek istemez. İnsanın birbirinden kıymetli birkaç yeteneği varsa, benim ilk ikim adaptasyon (uyum sağlama) becerisi ve unutabilmesidir. İsterseniz bilinçdışına itmek de diyebiliriz. Üçüncüsünü de merak ettiniz değil mi? Sevmek, sevebilmek diyebilirim.
Ölüm üzerine sayısız düşünür kafa yormuş; bir konuya zihinde bu kadar yer verirken acaba hissetmekten böylesine mi korkuyorlar diye bir soru oluşur sinemde. Ötelemenin ya da kaçmanın bir versiyonu mudur üzerine fikir beyan etmek. Kimseyi töhmet altında bırakmadan 😊 kulak verelim bazılarına.
"İnsana ölmeyi öğreten, aslında yaşamayı öğretiyordur." Montaigne
"Yaşam ne denli saçma ise ölüm o denli dayanılmazdır." Jean-Paul Sartre
"İnsan ölmek için ne acılara katlanıyor." Balzac
Balzac, acaba burada ölmek için yaşama katlandığımızdan bahsediyor olabilir mi?
Her kavram, her duygu tezadıyla var madem, ölüm hakkında yazarken de bunu yaşamdan bağımsız yapamayız. Örneğin, mağara duvarlarına ölümsüz olabilmek adına çizilen desenlerden beri insanın ölüm ve unutulmakla ilgili hep bir derdi olmuştur. Bedene ölüm selam verse de, ruhun ve ismin ölümsüzlüğü için eserler bırakmak ve çocuk sahibi olmak bilinçdışının seçimidir. Hatta savaş zamanları gibi ölümün aşırı görünür olduğu zamanlarda doğum oranlarındaki artış da bu dürtü ile açıklanmaktadır. Ölüm varsa terazinin bir kefesinde, yaşamın da ağırlığı hiç azımsanamaz diğer kefede.
Doğum haritalarında mezar yeri 4.evken, ölümün gelişi ve tematik olarak da varoluşu 8.evken, ölüm sebebi 9.evden görülür. Zamanlamaya dair olan kısım ise başlangıçta bahsettiğimiz gibi mühürlü ve gayba aittir. Yapılan iyilik ve işlenen sevaplarla üç kereye kadar ölüm vaktinin de değişebileceği yorumlar arasındadır. Burada belki de bu vakit, bahsi ömrün bereketi olarak da düşünülebilir. Örneğin, herkesin 24 saati aynı hisle yaşanmadığına göre bir ömrün bereketine de böyle bakılabilir. Kiminin günü oldukça verimli, neşeli ve dengeli geçerken bir başkasının “bugün nasıl bitti, hiç anlamadım” demesi gibi.
Karma astrolojisi açısından farklı enkarnasyonlarda, sayısız yaşam ve deneyimden bahsederiz. Bugünkü sen olabilmen için geldiğin o taşlı yolda defalarda öldün, defalarca yeniden bedenlendin. Ruhun ise bir CD’ye yazılmışçasına izlerini taşıdı her yaşamın. Daha modern tabirle her ruh kendi bulutuna kaydetti tekâmül datasını. Onca korku, onca heves, hezeyan, ukte, hayal kırıklığı ve onca bilgi hepsi kayıtlı ruhsal DNA’nda. Buraya öğrenmeye değil, hatırlamaya geldin denmesi bundan sebep. Ruhun biliyor ölümü de ölümsüzlüğü de.
Ölümü bile bile, ölümsüzlüğe talip olmak hadsizlik midir? Yoksa bu, dünya oyununu yine satır arası kurallarına göre oynamak mıdır?
Ruhsal çalışmalarda, sıklıkla görüyoruz ki bu yaşamda bedeninde rahat edemeyen, onunla barışık olamayan, kendini çoğunlukla bedeni ve duyuları üzerinden tanımlayan, en temelde de bu hayata, dünya planına ait hissetmeyen kişilerde bilinçdışında ölüm korkusu baskın oluyor. Lütfen bunu ilk anlamıyla, ölümden kaçmak için çabalayan, evden çıkmayan ya da riskli durumlardan kaçınan yapılar olarak algılamayın. Hayatın kendisinden bir kaçış vardır en temelde, fakat bunun çok yaratıcı yollarını bulur kişi.
Birkaç örnek verecek olursak, kişi acıyı, dış şartları bedeninde ziyadesiyle hissetse de, yaşamın hazları ve tatlarında değildir. Gözü bunlara kapalı olup, manevi ve ruhani tarafa dengeyi kaçırırcasına düşkündür. Yaşamı değil de ölüm ötesini onurlandırır gibi bir halet-i ruhiye içindedir. Geçmiş enkarnasyonlarında ağır ölüm deneyimleri olmuştur; intihar, giyotinle idam edilme ve müebbet hapis vari. Bilinçdışında bu bilgi ile kişi bu yaşamdaki süresini doldurmak için fark etmeden kendini oyalar. Bunu bazen hizmet bilinciyle, bazen aşırı çalışarak bazen de kaybetmemek için sahiplenmeyerek yapar. Kendinizde bunları yakalarsanız altındaki motivasyonu bulmanızda fayda var.
Kendi hayatını, başkalarının hayatından daha önemsiz görüyor olabilir misin, mesela? Yaşadığını hissetmek için başka insanların beklentilerini canhıraş karşılamaya çalışıyor olabilir misin? Ölümün soğuk nefesini bilinçdışında hisseden kişi, onu başka yaşamları önceliklendirerek göz ardı etmek ister. Her nerede ölüm korkusu varsa, orada yaşamaktan korkmaktan da bahsederiz. Yaşamı içine alan, yaşamla hemhal olanlarımız için ölüm korkusu teslimiyetle karşılanan bir gerçeklik olarak kalmaz mı dersiniz? “Ölüm varsa ben yokum, ben varsam ölüm yok” diyen Epikür de kaygılı bir zihin yerine yaşamın neşesine ve canlılığına dair bir seçim yapmış olabilir mi?
Hepsi bir yana, Akrep’in evi bedensel ölüm kadar ölmeden ölmekle de çok alakalıdır. Belki de ölüm deyince en çok biz fanilerin canını burası acıtıyor. Bir sevdiğin öldüğünde geriden kalan olarak sen, ölmeden ölen değil misin? Ölüm gibi olan ayrılık, kayıp ya da yer değişimi deneyimleri ölmeden ölmek değil midir? Kendinle farkındalık ve ruhsal dönüşüm araçları ile çalışan biri isen, her seferinde eski seni öldürüp mezara koyan sen değil misin? kendini kendinden doğuran sen değil misin? Kalpte yaşanan, ruhun en karanlık gecesinde, balzamik sirke kıvamında alamadığın nefeslerle kaç kere ölmeden öldün? Göğsün ağırlaştı, sığamadı ruhun bedenine … Bir de bakmışsın gün ağarıyor. Kaç gecen, kaç günün kalmış yaşama borcun? Kaçında yaşadın, kaçında öldün o geçen gecelerin?
Ölümden kaçmak pek mümkün görünmese de, onun nefesini soğuk bir yerden değil de, ılıman bir meltem gibi hissetmek belki mümkündür? Ne dersin? Ölümden korkmamak, ölüme takıntılı olmamak için yaşamaya var mısın? Soru zor görünse de, bu sefer sadece üzerine düşünme, kendin için bir şey yap lütfen. Adı yaşam olsun, yaşama dair olsun.
Konuya dair sevebileceğinizi tahmin ettiğim iki kitap önerisi ile yazımı bitirmek isterim.
Ölümün ve Unutuşun Kitabı / Milan Kundera
Güneşe Bakmak, Ölümle Yüzleşmek /Irvan Yalom
Yaşamla Kucaklaşmak Niyetiyle…
Sinem KAYA, Karma Astrolog
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!