LEMURİA SOUND TEMPLE KURUCUSU EBRU AYAN İLE RÖPORTAJ
Röportajı Hazırlayan: Sinem KAYA
“Işığı, Sesi ve Şifayı Yeniden Birleştiren Modern Bir Tapınak”
Sinem KAYA: Çok kıymetli New Spirit okurları, bu sayıda sizleri oldukça nadide bir yaratımın kanalı olup sesi, enerji ile buluşturan ve sadece kulaklarımızın pasını silen değil, aynı zamanda ruhumuzun gönül telini sevgiyle titreştiren çok özel bir kadınla tanıştırmak isteriz. Birçoğunuzdan şanslı olabilirim, zira Ebru Ayan’ı daha yakından tanıyan bir sınıf arkadaşı olarak ona baktığımda çağdaş, aydınlık ve yaratıcı bir Cumhuriyet kadını görüyorum. Ebru öncelikle kendim ve dergimiz New Spirit adına sana bu röportajı kabul ettiğin için teşekkür ederek başlamak isterim. Öncelikle seni senden tanımayı çok isterim. Ebru Ayan kimdir? Senin yolculuğunda bugüne gelene kadarki mihenk taşların nelerdir?
Ebru Ayan: Sevgili Sinem,
Öncelikle bu içten tanıtımın için çok teşekkür ederim. Bir insanın başka bir insanı niyetiyle ve kalbiyle görmesi gerçekten çok kıymetli. New Spirit okurlarına beni bu sıcaklıkta sunman benim için büyük bir mutluluk.
Ben Ebru Ayan Yalınkaya. İki soyadımı da bilinçli taşıyorum; her biri hayatımın farklı dönemlerini temsil ediyor. Üretim alanımda ise daha sade bir imza olarak Ebru Ayan’ı kullanıyorum. Lemuria Sound Temple ismi de böyle doğdu.
Lemuria benim için yalnızca mistik bir kavram değil; bir hatırlayış hissi. Meditasyonlarımda sık sık sesle şifa verdiğim bir alan görüyordum. Bir rüyamda “Ayana” ismi geldi. İlk eserimin adı “Call of Ayana” oldu. Bu isim aslında içimde uzun zamandır dolaşan bir duygunun ifadesiydi.
Tekirdağ Çorlu’da doğdum. Küçük bir şehirde büyümek beni erken yaşta gözlem yapan ve çok soru soran bir çocuk yaptı. “İnsan neden tekrar eden deneyimler yaşar?” “Kader var mı?” gibi sorular hep zihnimdeydi.
Uzun yıllar kurumsal bir hayatın içindeydim. Disiplinli, üretken, düzenli… Dışarıdan bakıldığında her şey yolundaydı. Ama içimde tarif edemediğim bir sıkışıklık vardı. Asıl kırılma noktası o iç sesi ciddiye almam oldu.
Yaklaşık yedi yıl önce yönümü bilinçli olarak içe çevirdim. Meditasyon, nefes, Reiki, ses terapisi ve birçok okült alanda eğitimler aldım. Aslında bu eğitimler bana bir kimlik kazandırmadı; sadece zaten içimde olanı hatırlamama yardımcı oldu.
Fakat asıl dönüşüm bir sağlık sürecinde geldi. Hayat beni durmaya zorladı. O dönemde yazmaya başladım. Önce duygularımı döktüm, sonra şiirler geldi. Bir süre sonra o şiirler melodilere dönüştü. Müziğin benim için bir ifade alanı olduğunu o zaman anladım.
Geriye dönüp baktığımda mihenk taşlarım şunlar:
· Çocukluk merakım
· İçimdeki sıkışıklıkla yüzleşmem
· Aldığım eğitimler
· Sağlık sürecinin getirdiği duruş
· Ve en önemlisi, kalbime dönme cesareti
Bugün “Ebru Ayan kimdir?” diye sorarsan, cevabım çok sade: Kendi öz titreşimini hatırlamaya çalışan ve bunu müzikle paylaşan bir yolcuyum. Lemurian kalbin şefkatini ve birliğe dayalı hissini taşıyarak; sesi yalnızca müzik değil, hatırlama alanı olarak kullanan bir alan tutucu. Ve hâlâ öğrenen, hâlâ dönüşen bir Dünya Okulu öğrencisi.
Sinem KAYA: Seninle özellikle röportaj yapmak istememin sebebi son girişimin “Lemuria Sound Temple (Lemurya’nın Kadim Ses Tapınağı). Bu farklı ve şifa dolu oluşumun kurucususun. İzninle senden detayları öğrenmeden önce tek kişilik dev kadro olarak seni nitelemek isterim. Biraz giriş yapmış olsan da, daha detayları merak ediyorum. Seni bu Tapınağı kurmaya iten ne oldu? İçsel bir çağrı ile mi başladın yoksa hayat mı seni buraya adım adım taşıdı?
Ebru Ayan: ““Tek kişilik dev kadro” ifadesi beni hem gülümsetiyor hem de kalbime dokunuyor. Dışarıdan tek başıma yürüyormuşum gibi görünse de aslında bu yol; hayatıma dokunan insanların, deneyimlerin, kırılmaların ve özellikle o sağlık sürecindeki duruşun ortak emeğiyle şekillendi. Lemuria Sound Temple’ın her taşı yaşanmışlıkların içimde bıraktığı izlerle yerine oturdu. Aslında her şey çok kişisel bir ihtiyaçla başladı.
Bir dönem dinlediğim müzikler bana eskisi gibi gelmemeye başlamıştı. Arabada, evde hep 80’ler 90’lara dönüyordum. Çünkü yeni üretimlerde ruhumu besleyen o titreşimi bulamıyordum. Meditasyon müziklerinde ise “doğru frekans” meselesini önemsiyordum ama gerçekten içime sinen bir alan bulmakta zorlanıyordum. Sonra kendime çok basit bir soru sordum: Kendi müziğimi yapıp, içine bilinçli frekanslar yerleştirebilir miyim?
Başta bu tamamen kişisel bir arayıştı. “Kimse dinlemese de ben dinlerim” diyordum.
Meditasyon ve ses çalışmaları sırasında kristal çanaklarla deneyimler yaşıyordum. Yazdığım meditasyon metinleri, nefes çalışmaları ve müzik bir noktada birleşmeye başladı. Küçük bir grupla paylaştığımda aldığım geri dönüşler beni şaşırttı. Meditasyon yapamayan insanlar bu müziklerle daha kolay içe dönebiliyordu.
O an şunu fark ettim: Bu sadece benim ihtiyacım değilmiş.
Soru değişti: Bunu daha görünür bir alana taşıyabilir miyim?
Canlı yayınlarda kullandığım, başkalarının da erişebileceği bir alan oluşturabilir miyim?
İşte Lemuria Sound Temple o eşikte görünür oldu. Bu bir marka kurma kararı değildi. Daha çok içimde zaten var olan bir alanın sesle form bulmasıydı. Meditasyon, nefes, niyet ve müzik bir noktada doğal olarak birleşti.
Sinem KAYA: “Ses ile şifa zamanın ötesinden gelir” diyorsun. Zamanında Osmanlı’da da örneklerini görüyoruz. Edirne’de su ve sesle terapi yapan Şifahane’yi biliyoruz. Hatta akla rahmetli İlhan İrem de geliyor. Onun müzikleri başka idi. Ruhu şad olsun. Sesin şifa ile birleştiği yeri, buradaki bilimselliği bize anlatabilir misin?
Ebru Ayan: Evet, sesle şifa modern bir trend değil; çok eski bir hafıza. Edirne’de II. Bayezid Darüşşifası’nda makamlarla tedavi uygulanıyordu. Rast, Hüseyni gibi makamların ruh hâlini dengelediğine inanılırdı. Ney ve su sesi birlikte kullanılırdı. Bu yaklaşımın özü şuydu: Ses, insanın iç dengesini etkileyebilir.
Anadolu geleneğinde de ses sadece duyulan bir dalga değildir; bir hâl taşır. Mevlana’nın semasında ritim, nefes ve hareket birlikte çalışır. Âşık geleneğinde söz ve saz, dinleyeni yavaşlatır, içe döndürür.
İlhan İrem’in ya da Barış Manço’nun müziğinde de sadece melodi değil, bir bilinç dili vardı. Barış Manço, Anadolu rock çizgisinde kültürel kimliği ve birlik temasını öne çıkararak toplumsal hafızayı besledi. İlhan İrem ise daha içsel bir dil kurdu; sevgi, bilinç ve dönüşüm temalarıyla dönemin sert atmosferine alternatif bir ruh hâli sundu.
1970’ler Türkiye’si politik olarak sert ve kutuplaşmış bir dönemdi. Müzik ise yalnızca eğlence değil, bir ifade alanıydı. Siyasi sloganlar üretmediler; ancak sesleriyle toplumsal tansiyonu yumuşatan bir alan açtılar. Ruhları şad olsun.
Peki bunun bilimsel karşılığı ne?
En sade hâliyle şöyle anlatabilirim: İnsan bedeni büyük oranda sudan oluşur ve ses bir titreşimdir. Titreşim dokularda mikro hareket yaratır. Ritim ve tekrar ise sinir sistemiyle etkileşime girer. Bugün nörobilim bunu “entrainment” yani ritmik uyumlanma olarak açıklar. Kalp atışımız, nefesimiz ve beyin dalgalarımız dış ritimle senkronize olma eğilimindedir.
Örneğin 60–80 BPM aralığındaki yavaş tempolu müzikler, gevşeme hâlini destekleyen alfa ve theta beyin dalgalarını kolaylaştırabilir. Nefes yavaşladığında vagus siniri aktive olur, parasempatik sistem devreye girer ve beden regülasyona geçer. Kısacası, sakin müzik gerçekten sakinleştirebilir.
Belirli frekanslara yüklenen özel anlamlar bilimsel olarak kesinleşmiş değildir; ancak sesin otonom sinir sistemi üzerindeki düzenleyici etkisi üzerine ciddi araştırmalar vardır. Yani “enerji alanı” diye tarif edilen deneyimin biyolojik karşılığı, çoğu zaman sinir sisteminin dengelenmesidir.
Benim yaklaşımımda mistik ve bilimsel bakış birbirine karşı değil. Kadim gelenekler sezgisel olarak bildikleri şeyi deneyim üzerinden aktarmışlar. Bilim ise bugün bunun mekanizmasını açıklamaya çalışıyor. Ses tek başına mucize yaratmaz. Ama doğru ritim, doğru tempo ve bilinçli bir niyetle birleştiğinde, insanın daha dengeli ve açık bir hâle geçmesini kolaylaştırabilir. Bazen gerçekten uzun anlatılara değil, doğru titreşime ihtiyaç vardır.
Sinem KAYA: Peki, biraz daha somutlaştırıp pratik bir yerden soracak olursam Lemuria Ses Tapınağında senin üretim mutfağında adım adım neler olur? Frekansları ve enerjileri, müzik ile kullanmak bize nasıl bir katkı sağlıyor?
Ebru Ayan: Çok güzel bir yerden sordun. “Tapınak” kelimesi kulağa mistik geliyor ama üretim mutfağı aslında oldukça somut bir süreç.
Her şey sessizlikle başlıyor.
Bir parçaya başlamadan önce mutlaka kendimi merkezlerim. Reiki ile alanı açıp niyet ederim. Bu benim için hem zihni sakinleştirmek hem de içimdeki dağınıklığı toparlamak demek. Sonra akış başlıyor. Bazen bir melodi geliyor, bazen bir isim düşüyor içime. “Kozmik Aşk” isim olarak mesela arabada bir anda geldi, melodi sonra aktı. Bazen de yaşadığım bir olay, bir duygu şarkının çıkış noktası oluyor. Önce his geliyor, sonra form.
Bu süreçte zaman algım değişiyor. Derin odakta olduğumda düşünce geri çekiliyor, sezgi öne çıkıyor. Bilim bunu “akış hâli” diye tanımlıyor. Benim için ise sadece şuna dönüşüyor: İçimde olanı duymaya başlıyorum.
Bir parçayı ilk kez bütün hâliyle dinlediğimde genellikle tüylerim diken diken oluyor. Bu benim için bir doğrulama anı. “Tamam” diyorum, “burada bir şey oturdu.” Sonra teknik kısım başlıyor. Frekansları dijital ortamda yerleştiriyorum, miksliyorum, tekrar tekrar dinliyorum. Kulaklıkta, hoparlörde, arabada… Her dinleyiş küçük bir ayar demek.
Frekansları bilinçli yerleştirdiğimde müzik benim için sadece melodi olmuyor; bir alan hâline geliyor. Bilimsel olarak ses bir titreşimdir. Ritim ve tekrar sinir sistemiyle etkileşime girer. Yavaş tempo ve dengeli yapı, gevşeme hâlini kolaylaştırabilir. İnsan kalbi, nefesi ve beyni dış ritimle uyumlanma eğilimindedir.
Burada nefes çok önemli. Melodi yavaşladığında dinleyicinin nefesi de farkında olmadan yavaşlar. Uzun ve yumuşak vokal uzatmalar — “Om”, “Mmm”, “La” gibi — bilinçli olarak yerleştirilir. Bu heceler sadece estetik değil; uzatılmış veriş nefesi yaratır. Nefes uzadıkça beden gevşer.
Reiki ise bu sürecin niyet katmanı. Üretime başlamadan önce koyduğum odak, müziğin yönünü belirliyor.
Bir de “ışık dili” dediğim bir katman var. Anlamdan çok titreşimle çalışan heceler… “Om”, “Ra”, “Sha”… Bunlar zihni fazla meşgul etmeden doğrudan duyguya dokunur.
Benim için süreç beş unsurun birleşimi gibi:
Melodi kalbe dokunur.
Frekans sinir sistemini dengeler.
Nefes bedeni regüle eder.
Niyet odağı belirler.
Uzatmalı heceler zihni yumuşatır.
Birlikte çalıştıklarında müzik sadece dinlenen bir şey olmaz; küçük bir deneyim alanına dönüşür.
Ve aslında bütün sürecin özeti şu: Önce titreşim doğuyor. Sonra müzik oluyor.
Sinem KAYA: Seni hayranlıkla izliyorum. Yaptığın şey başlı başına ilginçken, bir de bunu kristal netliğinde bizlere aktarıyorsun. Yaratım sürecini bu şekilde ders niteliğinde anlatabilen çok azdır. Bir kez daha tebrikler.
Aslında sen hem bir zaman yolcusu hem de bir nevi modern bir ozansın. Bunu şu sebeple söylüyorum; geçmiş ve bugünü müzik üzerinden doğru frekans ve şifa ile bağlantılandırırken her bir eserinin de bir hikayesi olduğunu görüyoruz. Eserlerinin isimleri de bu bağlamda çok şey anlatıyor: Atlas Yıldız Kapısı, Om’un Fısıltısı, Her Zaman Değerli İdim, Kozmik Aşk ve Beyaz Antilop. Eşzamanlılığı ve evrensel frekansları da okuyabildiğini görüyorum. İlham akışını anlatmak bir sanatçı için çok zordur fakat yine de sormak istiyorum. Bir metodun var mı? Bu isimler nasıl seni buluyor dersin? Bir de özellikle Beyaz Antilop’un sendeki hikayesini merak ediyorum.
Ebru Ayan: “Zaman yolcusu” ve “modern ozan” ifaden beni gerçekten etkiledi. Çünkü aslında yaptığım şeyin tam olarak bu olduğunu hissediyorum: Geçmişin titreşimini, bugünün diliyle ifade etmeye çalışmak. Benim için her eser bir “ürün” değil; yaşanmış bir hâlin kaydı. Bir duygu, bir eşik, bir farkındalık anı… Sesle sabitlenmiş bir deneyim.
Atlas – Yıldız Kapısı, yalnızca kozmik bir metafor değil. Atlas hem oğlumun adı hem de gökyüzüyle kurduğum bilinçsel bağın ifadesi. Yıldız Kapısı ise insanın kendi içindeki potansiyele açılan eşik. Bir gün onu büyümüş, handpan çalarken halini vizyon olarak gördüm. Melodi o görüntüyle geldi. Şarkı, onun bugünkü neşesiyle gelecekteki olgun hâlinin arasında bir köprü gibi.
Om’un Fısıltısı, daha sade bir yerden çıktı. Om evrensel titreşimin sembolü ve kadim geleneklerde yaratılışın ilk sesi olarak kabul edilir. Ben bu çalışmada büyük bir anlam yüklemek istemedim. Daha çok içimde duyduğum sakin bir tonu kaydettim.
Her Zaman Değerli İdim, kendi içimde verdiğim bir sınavın sonucu. Dışarıdan onay beklemeden insanın kendini hatırlaması üzerine.
Kozmik Aşk, romantik bir hikâye değil; insanın varoluşla kurduğu bağın ifadesi. Evrenle uyumlandığında hissettiği genişlik hâli.
Ve Beyaz Antilop…
O benim için çok özel.
Sağlık sürecimde zorlandığım bir dönemdi. Birkaç günlüğüne Dubai’de çölde bir otele gitmiştik. Uzun zaman sonra kendimi hafif hissettiğim bir gündü. Gün batımında Atlas’la bahçede oturuyorduk. Görevliler gelip bahçede bir antilopun öldüğünü söylediler. O an, zaman gerçekten yavaşladı. İçimde hem bir sızı hem de tuhaf bir sakinlik vardı. Atlas’la birlikte sessizce izledik.
O gece şarkının sözleri ve melodisi kendiliğinden gelmeye başladı. Oturup yazdım ama aslında sanki sadece kaydettim. “Beyaz Antilop” benim için bir kaybın değil; kırılganlığın zarafetle bir arada durabildiği bir anın müziği. Ve bu eser, o gün bizi kutsadığına inandığım beyaz antilop ruhuna ithafendir.
İlham sürecine gelince…
Benim belirli bir metodum yok. Önce bir his gelir. Bazen bir isim, bazen bir cümle, bazen bir melodi. Sonra form oluşur. Eşzamanlılık dediğimiz şey bana göre açıklık hâli. Bir tema kolektif alanda yükseldiğinde, onu duymaya açık olan kişi yakalar. İçim yeterince sessizse, kolektif bilinçte dolaşan o temalar bana uğrar. Sezgi ile psikoloji burada birbirine karşı değil. Sadece iki farklı anlatım dili.
Sonunda mesele çok basit:
Ben şarkı üretmiyorum.
Bir hâli kaydediyorum.
Ve isimler beni bulmuyor aslında.
Ben yeterince sessiz olduğumda onları duyabiliyorum.
Sinem KAYA: Şiir gibi anlatıyorsun, insan ondan istenen oluşa geçtiğinde böyle bir kapı aralanıyor belli ki. Tüm güzelliklerin yanında, insan bedenine, beyin ve kalbin söylediklerini nasıl yorumlarsın? Kalp ve beyin titreşimlerini duyabilmek için kendi hayat rutininde yaptıkların var mı? Bunu biraz da kanalı temiz tutmak açısından sormak istedim.
Ebru Ayan: Bu soru yaptığım işin tam merkezine dokunuyor. Sesle ve bilinçle çalışan birinin önce kendi iç düzenini koruması gerekiyor.
Kalp ve beyni duyabilmek aslında sandığımızdan çok daha yalın bir yerden başlıyor. Kalp ritmi hızlandığında beden sinyal verir; nefes daraldığında zihinsel yük artmıştır. İç huzur hâli ise kalp ile beynin uyum içinde çalıştığı bir denge durumudur. Bilimsel literatürde buna kalp ritim uyumu deniyor; spiritüel dilde ise merkezde kalmak.
Benim için “kanalı temiz tutmak” büyük ritüeller değil; düzenli bir iç bakım hâli. İç alan ne kadar dengeli ve berraksa, ortaya çıkan ses de o kadar net oluyor.
Belki de en sade hâliyle cevap şu: Kalbi ve beyni duyabilmek için özel bir yetenek gerekmiyor.
Yavaşlamak, durmak ve nefesi fark etmek çoğu zaman yeterli.
Güne erken başlıyorum. Günün temposu başlamadan önce sabahın sessizliğinde kendimle kalıyorum. Bahçede kuşları beslemek, mümkünse yalınayak toprağa basmak bana iyi geliyor. Bu küçük rutinler beni hem merkezliyor hem de sakinleştiriyor. Elbette gün içinde dalgalanmalar oluyor. O anlarda ilk yaptığım şey durmak ve nefese dönmek. Hemen üretmeye çalışmıyorum. Çünkü dengede değilsem çıkan iş de dengeli olmuyor. Televizyon izlemeyi uzun zaman önce bıraktım. Sosyal medyada mümkün olduğunca sınırlıyım. Zihnim ne kadar sade kalırsa içimdeki ses o kadar netleşiyor.
Bir şarkı tamamlandığında bedenim dinlenmek istiyor. Biraz geri çekilip toparlandıktan sonra yeniden alana giriyorum.
Sinem KAYA: Ebru çok teşekkür ederim; sisteme ve bizlere bu muhteşem katkıların için. Eserlerini hangi platformlardan dinleyebilir okurlarımız? Bu yolculuğun seni nereye taşıyacağını hayal ediyorsun? Aldığın yorumlar nasıl genel olarak? Bitirirken senin eklemek istediğin varsa lütfen buyur.
Ebru Ayan: Öncelikle sana ve New Spirit ailesine teşekkür ederim. Bu röportaj benim için sadece bir söyleşi değil, yürüdüğüm yolu bilinçli şekilde özetleme ve görünür kılma fırsatı oldu. Böylesi önemli bir dönemde sisteme katkınız için sizi yürekten kutluyor, yolunuzun açık ve okurunuzun bol olmasını diliyorum.
Çalışmalarım şu anda Spotify ve You Tube Music başta olmak üzere birçok dijital platformda Lemuria Sound Temple by Ebru Ayan adıyla yayında. Farklı ülkelerden dinleniyor olmak beni gerçekten duygulandırıyor. Bir müziğin dünyanın başka bir ucundaki bir kalbe ulaşabilmesi çok kıymetli.
Ama hayalim sadece dijitalle sınırlı değil.
Bu titreşimi fiziksel alanlara da taşımak istiyorum. İnsanların birlikte nefes aldığı, birlikte dinlediği küçük deneyim alanları kurmak… Sesin kolektif etkisine inanıyorum. Birlikte yavaşladığımızda ortamın da değiştiğini görüyorum.
Önümüzdeki dönemde yeni albüm serileri ve farklı temalar üzerine çalışmak istiyorum. Kristal ve Tibet kaselerinin doğal titreşimini dijital üretimle birleştirmek de planlarım arasında.
En çok aldığım geri dönüşler aslında her şeyi özetliyor:
“Müziği açınca gevşiyorum.”
“Uykuya daha rahat geçiyorum.”
“Daha kolay içe dönebiliyorum.”
“Meditasyonda daha fazla derinleşebiliyor ve akışa daha kolay girebiliyorum.”
Benim için sayılardan daha değerli olan bunlar.
Kendimi büyük tanımlarla anlatmayı sevmiyorum. Öğretmen ya da şifacı demek yerine şunu söylemek daha doğru geliyor:
Ben sadece hatırlatmaya çalışıyorum.
Yavaşlamayı.
Nefesi.
Kalbin ritmini.
Dünya hızlanıyor olabilir ama insan hâlâ ritimle sakinleşiyor.
Sinem KAYA: Güzel niyetlerinin, hayallerinin kolaylıkla ve yine sevgiyle gerçekleşmesini kalpten diliyorum. Evren çalış 😊 .
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!